ArşivEdebiyat

Neyzen Tevfik: “Şerefsiz”

Şerefsiz

Ne ararsın tanrı ile aramda?
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda,
Başı açığa neden türban sorarsın?

Rakı, şarap içiyorsam sana ne?
Yoksa sana bir zararı içerim.
İkimizde gelsek kıldan köprüye,
Ben dürüstsem sarhoşkende geçerim!

Esir iken mümkün müdür ibadet?
Yatıp kalkıp Atatürk’e dua et.
Senin gibi dürzülerin yüzünden,
Dininden de soğuyacak bu millet.

İşgaldeki hali sakın unutma!
Atatürk’e dil uzatma sebepsiz.
Sen anandan yine çıkardın ama,
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz!

Neyzen Tevfik

Yazın-Edebiyat Çevirisinin Kültürlerarası İşlevi

Yazın çevirisi bir ulusun yazın ve kültür geleneğinde, diğer ulusal yazınlara göre daha etkilidir.

Avrupa edebiyatı tarihinde ilk edebi çevirmen, Tarent Savaşı’nda (İ.Ö. 2729) Romalılara esir düşmüş bir Yunanlıdır: Livius Andronicus (?-İ.Ö. 200). Şair, rejisör ve oyuncu olan Livius, “Odysseia” destanını Latince’ye çevirmiştir. Bu sadece başlangıç olmuştur; çünkü Romalılar yazın çevirisini eğitim amaçlı kullanmışlardır ki Roma medeniyetinin görkemini bilmeyen yoktur. Askeri alanda üstünlük sahibi olmalarına rağmen, Yunan sanatının önemli eserlerini örnek almış ve kendilerini bu alanda da geliştirmişlerdir.

Peki günümüzde Avrupa ya da Batı diyince aklınıza ne geliyor? Gelişmiş ve üstün olarak kabul ediliyor, öyle değil mi? Bu durumun temel kaynağı nedir? Rönesans. Peki Rönesans nedir? Başlı başına bir çeviri süreci, antik Yunan ve Roma kaynaklarına dönüştür. Batı tüm kültürünü çeviri yoluyla kurmuştur ve bu sadece Rönesans ile de sınırlı değildir. Bir kaç dönemde bunu tekrarlamıştır; Neoklasisizm, Romantizm, Hellenistik dönem…

Osmanlı’nın çöküşündeki etkenlerden birinin çeviri etkinliğinin de kendi içine kapanıklaşması olduğu söylenebilir. Sadece İslam medeniyetinin eserlerini çevirerek, diğer tüm eski medeniyetlerle bağlarını kesip yaratıcılığını kaybetmiş, uygarlaşma sürecinde geri kalmış, bunun sonucunda da diğerlerinin karşısında çöküşe geçmiştir.

Türkiye’de de yazın çevirisinin başlama nedeni batılılaşma ve Batı ile kültürel ilişkileri geliştirme isteğidir. Bu istek Tanzimat döneminde en belirgin halini almıştır; ancak bu dönemde geleneksel yapıların korunması çabası, istenen amaca ulaşılmasını engellemiştir. Dönemin çevirilerinde yoğunluk Fransızca eserlerde olmuştur ve bu sayede Türk yazını yeni yazınsal türlerle tanışmıştır. Ahmet Mithat Efendi (1844-1912 / Felatun Bey ile Rakım Efendi) ve Şemsettin Sami (1850-1904 / Taaşşuk-u Talat ve Fitnat) dönemin yazar ve ilk çevirmenlerindendir ve aynı zamanda ilk Türk roman örneklerini verenlerdir. Ancak bu dönemde yapılan çeviriler gelişi güzel denilebilecek şekilde yapılmıştır. Kim ne hoşuna giderse, kendi anladığı şekilde çevirmiştir. Bu nedenle eserlerde ne içeriksel ne de biçemsel bütünlük korunamamıştır.

Batılılaşma için en uygun ortam Atatürk ve Cumhuriyet ile birlikte gelmiştir; çünkü Atatürk kökten bir değişim amacındaydı. Atatürk’ün başarmaya çalıştığı şey 1920’lerin Türkiye’sinde var olan İslam Kültürü, Batı Kültürü ve Türk kültürünü, Batı ve Türk Kültürü lehine değiştirmekti. Atatürk’ün bu düşüncesini benimseyen ilk dönem Cumhuriyet hükümetlerinin genel hedefi ülkeyi “çağdaş uygarlık düzeyine” ulaştırmaktı. İşte bu amaca ulaşmak için yapılan çalışmalardan biri çeviri seferberliğinin başlatılmasıdır.

1940’lar yazın çevirisinin Türkiye’de doruğa ulaştığı yıllardır. Bu dönemde kurulan çeviri büroları aracılığıyla sistemli bir çeviri etkinliği sürdürülmüştür. Bu sayede önceden sadece soylu bir azınlığın elinde olan edebiyat, tüm ülkeye yayılmıştır. Ancak bu dönemden sonra bu durum olumsuz yönde değişmiştir ve artık çevirilerde eserlerin niteliklerinden çok olası satış değerlerine önem verilmektedir.

Yani çeviri bilimi ve özellikle yazın çevirisi, genel yazın, kültür hayatı ve insanlık tarihi açısından büyük bir işlev ve öneme sahiptir.

Franz Kafka’nın Yazın-Edebi Kişiliği

Yirmi birinci yüzyılın en önemli yazın adamlarından biri olan Franz Kafka, kırk bir yıllık yaşamı boyunca aile, iş ve toplum yaşamında hep eksik olmuştur. Annesine, babasına karşı evlat olarak, bürokratik bir devlet ve toplum yapılanmasına karşı birey olarak eksikti. Yazdığı eserlerinde hep bu sözünü ettiği eksiklik, zayıflık yönlendirmiştir onu.

Eserlerinde en büyük etkilerden birini babasının otoriter davranışı oluşturmaktadır. Bu durum pek çok araştırmacı tarafından da ele alınmıştır. Kafka’nın “Dava” adlı romanında yer alan tutuklama görevlileri, yargıç, avukat, amca Max, rahip vd… hep birer baba figürünün yansımaları olarak görülebilir.

Duygusal yaşamın yok olması ve ekonomik sömürüye karşı olan eleştirisini ise “Değişim” adlı romanında dile getirmiştir.

Kafka eserlerinde ölümü hep bir sığınak, kaçış olarak ele almıştır. Ölüm onun kendini içinde tutsak olarak hissettiği yaşam kafesinden kurtuluşudur. “Değişim” adlı eserinde Gregor Samsa özgürlüğü aile bireyleri tarafından bir faraşla çöpe atılmakla, “Dava” adlı romanında ise Josef K. ölümle elde etmektedir.

Bunların yanı sıra Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın içinde yer alır.

Kısacası Kafka eserlerinde kendini yazmıştır.

Roman Türü Hakkında Bilgi

Roman, insanın veya çevrenin karakterlerini, göreneklerini inceleyen, serüvenlerini anlatan, duygu ve tutkularını çözümleyen, kurmaca veya gerçek olaylara dayanan uzun edebî türe ve bu türde yazılmış eserlere denir. Türkçe’ye Fransızca’dan geçmiştir.

Roman belli bir tarihsel ya da coğrafi çevre içindeki belli bir kişi ya da bir grup insanın başından geçenleri, bu insan ya da insanların iç ve dış yaşantılarını belli bir kronolojik, mantıksal, duygusal ya da sanatsal ilişkiyi gözeterek öyküleyen ve belli bir uzunluğu aşan anlatılar için kullanılan edebi terimdir. Edebi türler içinde en yenisidir. Çünkü matbaanın bulunması ve kentsoylu bir okur kitlesinin ortaya çıkmasından sonra gelişmiştir.

Tanımlanması zor bir edebi türdür. Gelişmesini tamamlamamış tek türdür denebilir.

Roman düzyazıyla yazılır. Anlatılan olaylar kahramanlık öyküleri değil, sıradan insanların günlük yaşantılarıdır. Anlatılan olaylar, saraylar ve savaş alanları gibi destansı mekanlarda değil, sokaklar, evler, meyhaneler gibi sıradan mekanlarda geçer. Kullanılan dil, nazım türlerinde olduğu gibi ağdalı değil günlük ve sıradandır.

Roman tarihe en bağlı edebiyat türüdür. Toplumsal, politik olaylar gelişmelerle de yakın ilişkidedir.

Roman, felsefe ve sanattan boş inançları kovmak ve bunların yerine akıl ve gerçeği geçirmek isteyen bir kültürel dönüşümün ürünüdür. Bu nedenle toplumların gelişimine, yani tarihe kopmaz biçimde bağlıdır. İnsanı, öncelikle toplumsal ve tarihsel bir varlık olarak konu alan ilk sanat türüdür.

Roman, kelime olarak Latince’den türemiştir. Roman dili, Romanca, ifadelerinden gelmektedir. Bir süre Roma’da konuşulan Roman dili ile, nazım ya da nesir olarak gerçek veya uydurma bir olayı anlatan eserlere roman denilmiştir.

Romanları şu isimler altında gruplara ayırmak mümkündür:

1. Aksiyon Romanları

Olay unsurunun ön plana çıkarılmasına dayanan romanlardır. İki çeşidi vardır:

  • Polis romanı
  • Macera romanı

2. Psikolojik Romanlar

Kişi unsurunun ön plana çıkarılmasına dayanır. Dış dünyadan çok, kişi ve iç dünyası esas alınır. Dış dünyaya kişinin iç dünyası ile ilgisi oranında yer verilir. Belli başlı çeşitleri şunlardır:

  • Karakter romanı
  • Tutku romanı
  • Şuuraltı romanı
  • Biyografik roman

3. Sosyal Romanlar

Kişi ve çevre unsurlarını ön plana çıkaran romanlardır. Bu romanlar bir çağı yansıtabilir, bir bölgeyi töreleriyle birlikte ele alabilir. Belli başlı çeşitleri şunlardır:

  • Töre romanı
  • Tarihi roman

4. Düşünce Romanları

Kişi unsurunu düşünce yapısı ve dünya görüşü bakımından ön plana çıkaran romanlardır. Bu romanlar daha çok bir takım görüşlerin savunulması, tartışılması, ya da çürütülmesi gayesiyle yazılmaktadır. Bu tür romanlara tezli romanlar da denilmektedir.

5. Fantazi Romanları

Hayal gücüne dayanan romanlardır. 19. yüzyılda ilimlerin gelişmesiyle yaygınlık kazanmıştır.

6. Egzotik Romanlar

Uzak, yabancı ülkeleri tanıtmak gayesiyle yazılan romanlardır.

Eserin özelliklerine göre yukarıdaki sınıflandırmaya tabi tutulabilen roman, sanatçının duygu, düşünce, görgü ve bilgisine göre de sınıflandırılabilir. Yazarın sanat felsefesine, kültür yapısına ve dünya görüşüne göre romanlar şu genel isimler altında toplanabilir:

a) Romantik Roman

His ve hayal unsurlarının ağırlık taşıdığı, belli bir şiirliliğin hakim olduğu romanlardır. Yazar coşkun bir his ve heyecan hali içindedir. Bu romanlarda yazar daha çok kendi şahsi duygularını ve maceralarını anlatır. Olaylar duyguların zengin dünyasında abartılarak daha etkileyici hale sokulur.

Bu romanların belirgin özelliği duygu ve hayalin bütün esere hakim olması, gözlem ve inceleme unsurlarının duygu ve hayal unsurlarının yanında silikleşmiş bulunmasıdır. bu akıma mensup sanatçılarda gerçeklerden çok, duygular ve hayaller önemlidir.

b) Realist Roman

Gözlem ve araştırma unsurlarının esas alındığı, his ve hayal unsurlarının ikinci plana itildiği romanlara denir. Realist romanlarda gerçekler, görülenler ve incelemelerin ortaya koyduğu neticeler önemlidir. sanatçı hiçbir surette kendi duygu, düşünce ve hayallerini eserine karıştırmaz.

Realist romancılar toplumun içinde titiz birer araştırmacı gibi incelemeler yaparlar, olayları ve karakterleri objektif olarak tespit ederler ve değerlendirirler. Gayeleri okuyucuya romantik romanlarda olduğu gibi kendi duygu ve hayallerini aktarmak değil, kendilerinin dışında var olan gerçekleri, canlı tablolar halinde, aslına sadık kalarak dile getirmektedir.

c) Natüralist Roman

Realist romanla büyük benzerlikleri vardır. Ancak natüralist roman realist romana göre ilme ve araştırmaya daha çok önem verir. Natüralistler gerçeğe bağlılıkta ve sosyal meseleleri araştırmada realistlerden çok daha fazla ilmi metotlara bağlılık gösterirler. Toplumu adeta bir laboratuar olarak düşünürler ve eserlerini bu laboratuar içinde, ilmi verilere kesinlikle bağlı kalarak kaleme alırlar. İnsanı ele alırken, biyoloji ilminin ortaya koyduğu gerçeklerden, toplumu ele alırken de sosyolojinin kanunlarından yola çıkarlar ve bu ilimlerin vardığı sonuçlara göre neticeye ulaşmaya çalışırlar.